script async src="//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js">
Home / Deniz Kirliliği ve Balıkçılık

Deniz Kirliliği ve Balıkçılık

İKİ MİLYON HEKTAR DENİZ DOLDURULDU

14 Şubat günü Bodrum da bir toplantı izlemek için bulunduğum sırada tesadüfen Güllük Pina yarımadasında ağaç katliamın belgelemiş,bunu da basınla paylaşmıştım.

17 Şubat günü Ulusal gazetelerde yer alan haber üzere, Ülkemiz kıyılarının nasıl doldurulduğu bütün çıplaklığı ile ortaya konmuş oldu.

Güllük körfezinde olup bitenler ne ilk nede son olacaktı,çünkü bugüne kadar yapılanlar yapanların yanına kar kalmıştı, Örneğin büyük depremden hemen sonra Yalova, İzmit, İstanbul Avcılar, İstanbul Anadolu yakası kıyıları doldurulmuş Allah ne verdiyse denize dökülmüştü.

Tuzla, Yalova,Trabzon, İskenderun,Adana Ceyhan,Yumurtalık,Karataş sahillerinde Tersane yapımları nedeniyle denizler yine dolduruldu.

Karadeniz Sahil Otoyol yapımı sırasında boydan boya tüm kıyılar dolduruldu,Yine İstanbul Kemerburgaz da yıllarca kömür madenleri denizi 5 kilometre doldurdu kimse dur demedi.

 

Ülkemizde sözde turizm yatırım yapanların tamamı sanki karada yer kalmamış gibi üstelik de SİT alanlarında en gözde koylarımızda Denizleri doldurdular,dolduruyorlar.

Akdeniz, Ege koylarının en nadide yerlerini bitiriyorlar,bakir koyları yok ediyorlar sonra da “turist gelmiyor iş yapamıyoruz” diye yakınıp, suçu Balık çiftliklerine atıyorlar.

Çevre Bakanı birkaç ay evvel Ülke çapında 2 milyon hektar alanın orman olması için seferberlik ilan etti. Bu projeyi hazırlayanlar bile bu işe güldü aslında ve toplanan paraların nereye harcanacağı konusunda dikkat çektiler.

Bakan 2 milyon hektar için kampanyalar düzenlerken,Bugüne kadar Ülkemiz kıyılarında 2 milyon hektar Deniz dolgusu yapıldı.

Denizlerin doldurulduğu her an Tarık Buğra’nın “Ülkemiz insanlarının sırtının denize dönük olduğu aslında 3 tarafımızın denizlerle kaplı yarımada olmamıza rağmen Denizleri sevmediğimiz açıkça ortada olduğu” sözü aklıma gelir.

Ünlü Türk Denizcileri bugün yaşamış olsalardı, denizlere karşı işlenen bu suçlara kayıtsız kalmayacakları kesindi, Ormanlar yavaş yavaş eriyor bazen kesilerek,bazen turizme açılarak,bazen yakılarak bazen de 2-B lere açılarak. Ormanlar bitti sıra Denizlere kıyılarımıza,Bakir koylara geldi,Bu koyları koruduklarını söyleyenlerden ise hiç tık yok.

Bir kedi,köpek öldüğünde fırtına estirenler,Balık çiftlikleri kıyıları kirletti diye bas bas bağıranlar, Kaz dağları elden gidiyor diye kaz dağlarında Betondan yapılan Otellere ses çıkarmayıp göz yumanlar, Başta Bodrum olmak üzere Kanalların denize akmasına seyirci kalanlar saymakla bitmeyecek tezat içinde olan sözde çevreciler nerede?

 

 

Bu yaz için Öngörüm şudur,Dünyanın ve Ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik koşullar başta olmak üzere,yaşanan olumsuz çevre tahribatları yüzünden ne iç turizm ne de yabancı kaynaklı turizmden beklenen gelir elde edilemeyecektir. Bunu bilmek için kahin olmak gerekmiyor olup biten ortada turizm adına denizleri dolduranlar bu öngörümün nedenli haklı olduğunu Eylül 2008 de anlayacaklardır,bana kızmayıp kendilerine ayna tutmalarını dilerim.

Küresel İklim Değişikliği ve balıkçılığımız

İnsanoğlunun kısa vadeli karlar uğruna başka insanların yaşamını ve doğayı hiçe sayarak ,Dünyamızı hızla kirletmeleri nedeniyle hızlı sona felakete giderken feryatlar başladı,ancak gelişmiş ülkeler bu feryatlardan bile nasıl kazanırız hesabını yaptılar bile ,Örneğin Bulaşık makinası üreten firmalar sadece su tasarrufuna ilişkin kampanyalarda daha az su tüketilmesi için bulaşıkların Makine ile yıkanmasını önermekle kalmayıp bazı çevreci kuruluşlarla ortak reklam bile yapmaya başladılar ,ama elektrik sarfiyatı yada deterjan tüketiminden bahis bile edilmedi.

Küresel iklim değişikliği nedeniyle tüm gelişmiş ülkeler karasal kökenli protein kaynaklarının üretim maliyetlerinin daha fazla olacağı hesabıyla hızlı biçimde geleceklerinin denizlerde aramaya ve yatırımlar yapmaya başladılar.Okyanuslara uzanarak tüm milletlerin ortak kulanım alanlarında su ürünleri stoklarını acımasızca tüketmeye ve bu alanlarda söz sahibi olabilmek için uluslar arası anlaşmaların bile değişmesi için baskıcı lobi çalışmalara başladılar.

Ülkemizde ise karasal kirleticilerin % 98 lere varmasına karşın bırakın kıyı balıkçılığını açık deniz balıkçılığında bile gelişme sağlayamadık,son 3 yıldır uluslar arası sularda Orkinos avcılığı yapan balıkçılarımıza bile darbe vurularak kotalar kondu ve bu kotalar hemen aşağı çekilerek gelişmemizin önü kesiliverdi.

Peki biz Ülke yada Hükümetler olarak ne yaptık kıyı balıkçığımızı geliştirmek şöyle dursun açık deniz balıkçığımızda bile geri kalarak gerekli lobi yi yapıp haklarımızı alamadık daha okyanuslara çıkarak orada bulanan payımızı bile alamadık.Zaten Türk Balıkçısı Okyanuslara çıkana kadar orada bulunan stoklar tükenmiş olacak bizde boşa çıkmış olacağız,hemen şimdi çıkalım desek bile bürokrasi hazretleri sanki gelişmiş Ülkelerle sözleşmiş gibi olmadık zorluklar çıkararak balıkçılığın önünü kesiverirler.Çünkü Denizlerden ve Balıkçılıktan 6 Bakanlık 18 Genel Müdürlük sorumlu olduğu sürece Okyanuslara çıkmamız hayal olur oysa ,Küresel iklim değişikliği nedeniyle bunu yapmaz isek Milletimiz aç kalabilir.

İklim değişikliği ve sebep olduğu kuraklık nedeniyle Konya ovasında Buğday rekoltemiz bile düştü aşağı yukarı tüm dünyada durum böyle,Buğday rekoltesi düştüğünde hayvan yemi düşmez mi o da düşer tabii durum böyle oluca Ülkemizde karasal kökenli protein kaynaklarında meydana gelecek açığı neyle kapatacağız .

Elbette deniz kaynaklarıyla kapatacağız ama gelin görün kü biz buna hazır değiliz,bir Ülkede Balık çiftlilerini uzaklaştırmaktan değil kapatmaktan bahsedilirse biz açık denizlere Okyanuslara hiç çıkamayız ve orada bizi bekleyen haklarımızı alamayız.

Şu sıralar 300 kadar Balıkçı gemisi Akdeniz açıklarında kendilerine verilen kota miktarlarını aşmayacak şekilde Orkinos avlamaya ve ülkemize fayda saklamaya çaba sarf ediyorlar,ancak daha Orkinos Kıbrıs açıklarına varmadan başta İspanya olmak üzere gelişmiş ülkeler G-8 ler Orkinos a yavru falan demeden avlıyorlar.Oysa Orkinos Akdeniz de göçünü tamamlayarak yavru verecek daha yavru vermeye fırsat vermeden avlıyorlar sonrada bize kota uyguluyorlar.

İstanbul Boğazından binlerce yıldır Karadeniz e göçen balık sürülerine izin vermeyip bizde bunları avlasak bencil davransak Akdeniz e kıyısı olan Ülkelerin hiç biri Palamut yada Lüfer yiyemez.Ama biz avlanma yasaklarıyla kendi içimizde uyguladığımız mekanizma ile onlarında pay almasını sağlarken onlar bunu yapmıyor bizde seyretmek ve köklü ,kalıcı ve milli bir Denizcilik yada Balıkçılık Politikası oluşturamıyoruz.

Konya ovası ortada ,Trakya da ayçiçeğinin ne olacağı ve çeltik tarlalarını düşünemiyorum bile ,Elbistan ovasında kuru fasulye bitti ,Çukurova zor durumda bırakın hayvan yemini üretmeyi yiyecek ekmek olmazsa ne olacak

ATATÜRK ÜN geleceğimiz denizlerde demesiyle ne kadar önce Küresel iklim değişikliğini gördüğünü anlamamak için ne olmak lazım.

Türk Balıkçılığının Geleceği

Orta Asya dan gelen biz Türkler denizi ve içinde yaşayan balıkları da bilmezdik, önce batıya daha sonra Akdeniz’e yapılan göçlerle Deniz ve Balık la tanışmış olduk.

Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşundan sonra Denizciliği ve Balıkçılığı öğrenmiş olsak ta Balıkçılık yakın tarihimize kadar Rum ve Ermeni vatandaşlarımızın hakim olduğu bir meslek olarak sürdü.

50-60 Yıl öncesine kadar Doğu Karadenizlilerin hakim olduğu balıkçılık sektörü son 25 yıldır Ülkemizin tüm kıyılarında diğer bölgelerde yaşayanlar tarafından da yapılıyor olmasına karşın, Yanlış uygulanan Örgütlenme biçimi ve politikalar nedeniyle Kıyı Balıkçılığından öte gidememiştir.

Dünya da denize kıyısı olamayan Milletlerin bile Okyanuslardan paylarını almaları için Balıkçılık ve Denizcilik Bakanlıklarının bulunması söz konusu iken,Ülkemizde halen böylesine önemli bir alanda politikasını geliştirememiş olması Orta Asya geleneğimizin düşünsel anlamda devam ettiğinin bir göstergesidir.

Son 5 yıldır Orkinos avcılığı ile başlayan hızlı gelişmelere karşın Türk Balıkçısının sadece % 10 luk bir bölümü Akdeniz havzasına inebilmiş olup gelecek 10 yıl da ise Akdeniz dışına çıkmaları mümkün gözükmemektedir.

Ülkemizde Kıyı şeritleri ile iç denizlerde balıkçılık yapanların eğitimsiz ve örgütsüz olmaları bu kesimin kolayca sömürülmesine olanak sağlamakta olup Ülkemize sokulmaması gereken avlanma teknolojileri ve araçlarıyla aşırı ve bilinçsiz avcılığa neden olunmuş ve Su ürünleri kaynakları acımasızca tahrip edilmiştir ,Çok sayıda gelişmiş avlanma araçları bulunmasına karşılık Su ürünleri stoklarında azalma söz konusu olduğundan balıkçılar bu yatırımlarının karşılığını alamaz hale gelmeye başlamıştır.Bu sıkıntı Ülkemiz kıyılarında bulanan 4000 e yakın balıkçı köyünde görülmektedir,Balıkçılar ya bankalara yada tüccarlara borçludur , buna birde kentlerden denizlere taşınan yerli ve yabancı kirlilikte eklendiğinde hal içinden çıkılamaz hale gelmeye başlamıştır.

1380 sayılı yasanın Tarım Bakanlığına bağlı olması ve balıkçılıktan yoksun eller tarafından yönetiliyor olması da balıkçılığımız için talihsizliktir,Ülkemizde halen 6 Bakanlık 18 kadar Genel Müdürlük denizlerden sorumlu olmasına karşın görevlerini tam anlamıyla yerine getirememeleri nedeniyle denizlerde denetim yetkisini sadece Asker kökenli Sahil Güvenlik Komutanlıklarına bırakmış olmaları AB sürecinde sivilleşmeye önem veren Türk Hükümetleri için etik değildir.

Türk Balıkçılığının gelişmesi için 3-4 yıldır Ülkemize gönderilen pek çok AB,Dünya Bankası Birleşmiş Milletler ve ABD fonları yerine ve amacına ulaşmamakta ,gelen heyetlere ise kendi imkanlarıyla gelişen Balıkçılarımız örnek gösterilmeye çalışılmaktadır.AB sürecinde Balıkçılarımız için pek çok sayıda iç ve dış temaslarda devam ederken bu görüşmelerde balıkçılıktan uzak kişiler yer almakta balıkçılığımız adına hayali projeler üretmeye devam etmektedirler.

Eğitim,Örgütlenme,Sosyal Güvence,Stokların Korunmasını sağlamak,Bilinçli avcılık Deniz ve İç Suları Kirliliği ,Balıkçılık sanayii nin denetlenmesi ve gelişmesi gibi pek çok sorun çözülmeden Türk Balıkçılığının gelişmesi olanaklı değildir.

Ülkemiz kıyılarında Halen Balıkçılık yapmakta olan vatandaşlarımızın geleceklerinden kaygıları devam etmektedir,sahip oldukları avlanma araçları atıl hale gelmeye başlamıştır,yardım ve fonlar adaletli dağılmamaktadır,Bürokrasi nin getirdiği yenilikler içinde boğulma noktasına varmışlardır bu durumda bile birileri balıkçılarımıza AB girmek istiyordunuz alın size AB bürokrasisi deyip baskı yapma cabası içine girmişleridir.

Türk Balıkçısı bir bütün olarak algılandığında gelişen % 10 civarında balıkçının tüm Türk Balıkçısın temsil edemeyeceğini iyi tespit etmek gerekir ,Kurulması planlanan genel müdürlükle Balıkçılık gelişemez,Daha öncede genel müdürlük vardı ne oldu ne faydası oldu Balıkçılık ne kadar gelişti ,Bütün bu işlerin çaresi var ama görmek ve iyi bakmak gerek iyi bakılamazsa TÜRK BALIKÇILIĞI nın geleceği karanlıktır.

 

TÜRKİYE BALIKÇILIK POLİTİKASI ÜZERİNE

Türkiye Balıkçısı 1980 yılını takiben 1982 yılında Devletin ilgili organları tarafından kararlar gereği Filonun büyüme süreci başlamıştır. Balıkçılık yoğun biçimde teşvik edilerek büyük krediler verilmiştir. Bütün bu kararlar uluslar arası gündemi meşgul eden kıta sahanlıklarımızın korunması amaç edinilerek seferberlik emrine hazır sivil bir güç oluşturulması amaçlanmıştır.

Ancak Türkiye balıkçıları ekonomik alanda teşvik edilirken, sosyal ve siyasal alanlarda eğitilmemişlerdir. Bu sebeple balıkçı örgütlerine balıkçılıkla alakası olmayan art niyetli sızmalar olmuş ve balıkçı örgütleri hızlı bir bölünme süreci içine girmiştir. 1380 Sayılı kanun oluşturulduğunda uygulamada sıkıntı yaşanmaması için uzmanlık eğitimi almak üzere pek çok insan gönderilmiş olmasına rağmen bunlardan fayda sağlanamamıştır. Bu sebeple uygulama ziraat mühendislerinin hakim olduğu bir yapı içinde kalmış, deniz kirliliğinin balıkçılığa olan etkisi göz ardı edilmiştir.

 

Türkiye balıkçılığı 1982 yılında devlet eliyle teşvik edilirken; 30 yıl sonra kaos içinde bırakılmıştır. AB’ye girme amacıyla Türkiye Balıkçılığı ekipman açısından ithalatçılarının iştah açıcı bir pazarı olurken, ithal yönetmelikler nedeniyle Türkiye sularına uygun olmayan yanlış kararlar alınmıştır. Balıkçılara avlanma yasakları uygulanırken yine aynı yönetmeliklerle amatör balıkçılar göz ardı edilerek; avlanma yasakları boyunca ciddi ve gözle görülmeyen ve ekonomiye yansımayan, gelecek kuşakları etkileyen bir katliam yaşanmaktadır.

Türkiye kıyılarında termik santrallerin artması balıkçılık için en büyük sorun olmaya devam etmektedir. Denizden çekilen soğutma suyu nedeniyle on binlerce ton yavru balık ana filtrelerde yok olup gitmektedir. Bu anlatımdan yola çıkılarak Türkiye balıkçısı kendi politikasını oluşturmak zorunda olup, aşağıda sıraladığım maddeler ele alınarak bir çözüm politikası oluşturulmalı ve ortak kararla uygulamaya konulmalıdır.

Halkla ilişkiler, sosyal medya ve basın yayın birimi, hukuk işleri birimi, örgütlenme birimi, deniz kirliliğini izleme birimi, uluslar arası ilişkiler ve avlanma teknolojileri birimi, yetiştiricilik ve araştırma birimi gibi birimler oluşturulup sorunlara sektör içinde çözümler oluşturulmalıdır.

Balıkçı filosu avlanma açısında daraltılmalı, örgütlenmede yer alan ve balıkçı olmayan tüm unsurlar elenmelidir. Çok dernek ve kooperatif yerine az ama güçlü örgütlenme modeli seçilmelidir.

Türkiye balıkçılığına katkısı olan tüm kurum kuruluş, şahıs, şirket,STK, siyasetçi vesaire gibi kişiler ile uzun vadeli kalıcı ilişkiler kurularak balıkçılık politikası oluşturulması hususunda toplumsal destek sağlanmalıdır. Ortak alınan kararların tümü tek elden dillendirilirken, balıkçılar arasında telsiz v.s. unsurlar ile yüksek sesle konuşulmamalıdır.

Balıkçılık sektörü her yanıyla ele alınarak aşağıda sıralanan çalışma birimleri oluşturulup; 2013 yılından başlanarak 5 yıllık bir plan içinde ivedilikle hayata geçirilmelidir.

1. Sosyal Medya, Halkla İlişkiler ve Basın Birimi
Balıkçılığın içinde bulunduğu durumu doğru bilgileri paylaşarak belirlenen politikalara ait konuşma, yayın, basın toplantısı, panel, ödül törenleri, yemek gibi etkinliklerle basın ile sürekli ilişki sağlamalı ve tek elden yayın yapılması amaç edinilmelidir.

2. Uluslar arası İlişkiler Birimi
Ülkemiz ile ortak çalışma yapan ve yapmak isteyen , Türk balıkçısı ile ilişkilerini düzenlemek, ticari ilişkiler kurmak isteyen ülkelerle ilişkiler düzenlenmeli.

3. Örgütlenme Birimi

Balıkçı örgütlerinin tamamına bakıldığında yarıdan fazlası balıkçı olmayan unsurların egemenliğine geçmiş ve kendi çıkarları doğrultusunda yönetmeye başlamışlardır. Demokratik bir şekilde bu hakimiyetin mutlak bir biçimde sona erdirilmesi gerekmektedir.

4. Deniz Kirliliği Birimi

Kuşkusuz balıkçılım sektörü en çok deniz kirliliğinden etkilenmektedir. Ancak bu sorunun iyi anlatılabilmesi için bilgi ve belge eksikliği giderilmelidir. Karşılaşılan kirlilik olayları ilgililere haber verilip, kayda geçmesi sağlanmalı ve balıkçılarımızda bulunan video ve cep telefonu gibi aletlerle de ayrıca kayıt edilerek basın birimine iletilmelidir. Diğer yandan balıkçılarda denizi kirletmemeye dikkat etmeli, iç kontrol sağlanmalı, sintine ve tekne sularının, çöpleri denize atmamaya dikkat etmelidirler.

5. Yetiştiricilik ve Avlanma Teknolojileri Birimi

Çiftlik balıkçılığı ve iç denizlerdeki balıkçılık geliştirilmeli ve teknoloji yakından takip edilerek, yeni pazarlar yaratılmalıdır.

6. Hukuk İşleri Birimi

İlgili birimlerin tüm hukuk işlerini yürüterek, çıkan yasal düzenlemeleri yakından takip edip raporlar hazırlamalı ve bunu yasama organında dile getirilmesi sağlanmalıdır. Böylece balıkçılar kendi haklarında yapılan düzenlemelere müdahil olmalı yakından takip yapılmalıdır. Ayrıca birim balıkçılık sektörünü mahkemelerde iyi bir şekilde temsil etmeli ve tüm adli makamlarda balıkçılardan bilirkişi seçilmesi sağlanmalıdır.

7. Siyasal İlişkiler Birimi

ülkemizde muhtarlık, belediye meclisi ve başkanlığı, milletvekilliği kadrolarında etkili olabilmek için gerçek balıkçılardan adaylar çıkarılarak, tüm siyasi partilere eşit mesafede yaklaşıp, tümüne yöneticiler yerleştirilmelidir.

8. Stok Belirleme ve Yasaklar Birimi

Bu birim tüm ülke çapında avcılık ve uygulanması gereken yasak tür ve zamanları kayda geçirerek çalışmalar yapmalıdır.

Zafer Murat ÇETİNTAŞ

 

TÜRKİYE’DE BALIK OLMAK

Akdeniz’den başlayarak ülkemiz kıyılarında göçe devam eden deniz canlılarının ülkemiz kıyılarında ise başlarına gelmedik olay kalmamakta bu nedenle daha göç tamamlanmadan çeşitlilik ve miktar yarı yarıya düşmektedir.

Akdeniz kıyılarından başlayarak misine ağları ile avlanan henüz yavru olan Kılıç balıklarından tutunda, Deniz Kaplumbağaları dahil tüm canlılar yok edilmektedir. Akdeniz kıyılarında trol başta olmak üzere, son yıllarda avlanan Orkinos ve su altında zıpkınla yapılan avcılık, yine kıyılarda devam eden olta balıkçılığı hatta balık sürülerine atılan dinamit ve paraketacılık dahil göçe başlayan canlılar Akdeniz’den kurtulmanın sevincini yaşamadan Ege kıyılarında 2.dünya savaşı ile karşı karşıya kalmaktalar.

 

Ege kıyılarında yolculuğa devam eden deniz canlılari burada denize karışan sanayi ve evsel atıklar dışında tarımsal ilaçlamanın nehirler kanalıyla deniz karışan atıkları soluyarak, trol başta olmak üzere her türlü insan yapımı teknik aletlerle avlanmakta karnında taşıdıkları yumurtaları ile yok edilmektedir.

Marmara denizi göçün yarısını tamamlamış olan deniz canlıları için muazzam bir iç denizken son 30 yılda boğazlarda artan gemi trafiği ve yarattığı kirlilik nedeniyle beklenmedik bir sorunla karşılaşılan ilk yerdir. Ancak dinlenme evrelerini geçirdikleri kıyılarda kaçak kum çıkarılması, yani sıra beton şehirlerin yapılanması, yine ağır sanayi atıklari başta olmak üzere ne kadar bilinen kirlilik varsa Marmara Denizi’ne boşaltılmasi bir zamanlar 125 çeşit olan tür sayısını günümüzde 6 ya da 8 çeşide inmesine neden olmuştur.

Marmara Denizi tüm denizlerimizin içinde en sorunlu deniz olma özelliğini taşıması nedeniyle deniz canlıları için uzun süre kalınacak bir yer olmaktan çıkmış sadece yol olmuştur.
Son olarak hamile bir kadının hastahaneye yetişmesine benzer şekilde deniz canlıları da bir an evvel yumurtalarını bırakmak için Karadeniz kıyılarına çıkarlar ama buna pişman olurlar, çünkü yavrularının belki de %60’ı burada daha büyümeden yok olacaktır.

Sahil otoyolları nedeniyle kıyılar, koylar doldurularak yok edilmiş, nehirlerden plakton yerine kirlilik akmaktadır. Kaçak balıkçılık almış başını gidiyor. Onları kovalayan yunuslar bir o yana bir bu yana kaçarlarken, deniz dibinde milyonlarca kilometre çeşitli göz açıklığındakı ağlara takılmadan yaşam savaşı veriyorlar. Karadeniz zaten yaşanması en zor deniz, her an patlamaya hazır…
Artık 200 metrenin altında yaşam bitmiştir. Yani ülkemizde insan olarak bile yaşamak bu kadar zor iken balık olarak yaşamak kısacası daha zor.

İstanbul Çevre Konseyi Başkanı Zafer Murat Çetintaş dan ilginç açıklama: Balıkları termik santraller bitiriyor.

 

DENİZ KİRLİLİĞİ VE BALIKÇILIK

ZAFER MURAT ÇETİNTAŞ
BİRLİK BASIN YAYIN DANIŞMANI (21 EYLÜL 1989 İSTANBUL TİCARET ODASI BALIKÇILIK KURULTAYI)

Yaşadığımız Dünya’nın 3/4 ünün sularla kaplı olduğu ve insan vücudunun
%25 inin su ihtiva ettiği dikkate alınırsa suyun insan hayatındaki önemini anlamak mümkün olacaktır.
Evrende bulunan diğer gezegenlerde su olmuş olsaydı kuşkusuz bu gezegen- lerde hayat da olurdu ve insanoğlu dünya’yı terkedip derhal diğer gezegenlere taşınırdı. Savaşlardan sonra özellikle denizlerde ulaşım ağının su ürünleri üretimi ve madensel kaynakların keşfi ile bu önem daha da artmıştır.İnsanoglu denizlere ve iç su­ lara geleceğin güvencesi olarak bakmayı ogrenmiştir.Bununla birlikte dünya ülke!eri denizlerin büyük bir bölümünü insanlrarın ortak malı olarak görürken, bir bölümü de kendi suları ilan edip sahiplenmişlerdir.Bunu sabitleştirmek için de yeni hukuk kuralları koyup, geleceklerini daha da sağlama almışlardır.
Büyük dünya savaşlarını yaşayan ve savaş sonrası açlık tehlikesi ile karşı karşıya kalan insanlık, bir taraftan artan dünya nüfusu ve gelişen teknoloji ile birlikte yeni sorunların sahibi olurken diğer taraftan da içinde bulundukları GAFLET uykusu ile denizlerin ve iç suların kirlenmesini, bunların doğurduğu sorunların büyümesini görmezlikten gelmişlerdir.Bu vurdumduymazlık ve GAFLET uykusu yüzünden denizler de 15-20 yıl önce başlayan hızlı kirlenme sebebiyle elde edilen su ürünleri miktarı, büyüyen dünya nüfusuna orantılı olarak büyük azalma göstermiştir.
Ülkelerin biraz daha fazla su ürünü elde edebilmeleri için aşırı ve bilinçsiz avcılıklarının yanısıra birbirlerinin sularını ihlal eder duruma gelmeleri ve hatta bu konuda ülkelerarası soğuk savaşların başlaması aşamasına vardıkları gözlenmektedir. Oysa denizler insanlığın ortak malı olmalıdır ve su ürünleri de ülkeler arasında aynı oranda paylaştırılmalıdır. Ancak 1940 ve 1950’lerden sonra oluşturulan Milletlerarası Deniz Hukuku ile Milletlerarası ilan edilen sahaların dışında bu konunun uygulanmadığı açıkça görüimektedir.
Ülkemize gelince diğer ülkelerde olduğu gibi sularımızın kirlenmesi artan nüfus, gelişen teknoloji, bilinçsiz ve aşırı avlanmanın etkisiyle sürerken yurdumuzdan geçen akarsuların doğdugu ülkeler ve denizlerimize komşu ülkelerin de kirletmeye katılmaları ile sularımıza yansıyan kirlilik daha fazla artarak sürmektedir. 15-20 yıl önce tüm dünya denizlerinin kirlenmesiyle birlikte baş!ayan ülkemiz denizlerinin kirlenmesi yukarda söz ettiğim nedenlerden dolayı ve komşu ülkelerin de olumsuz etkileri ile daha da hızlanmış ve artmıştır.Sahip olduğumuz denizlerin kapalı özellik taşıması da kirlenmeyi had safhaya vardırmaktadır.
Ülkemizde su ve deniz kirlenmesini arttıran birkaç ayrıntı vermek gerekirse;

– Küçükçekmece Nükleer Santral’inden göle sızan radyasyondur.
– Büyük sanayi kuruluşlarının halen büyük bölümünün arıtma tesisinin bulun­ maması,
– Sahil boyu yollarını temizleyen temizlik işçilerinin biriken çöpleri denize dök­ meleri,
– Apartmanlardaki yakıt v s artıkların kanalizasyon yolu ile denize dökülmesi,

– Öncelikle özel değil de kamuya ait gemilerin ve fabrikaların kirlenmeyi arttıracak eylemlerde bulunmaları,
“Haliç’ i kurtaralım” derken, Marmara’ nın yok edilmesi,
“Bir pire için yorgan yakmak” örneği, harcanan milyonlar, trilyonlar, dolarlar, marklar. ….
Bugün Akdeniz için tehlike çanları çalmakta iken, Marmara ve Ege Denizleri için hayat bitmiştir. Karadeniz’de ise bu denize kıyısı olan ülkeler ve Akdeniz’den gelen dip akıntısının getirdiği kirlilik gizli bir şekilde sürmektedir.İç sularımızda da durum pek farklı değildir.
Deniz ve iç su kirliliğine sebep olan etkenleri daha da artırabiliriz:
– Keban Gölü’ne Ergani Bakır işletmelerinin akıttığı zehirli atıklar,
-Van Gölü’ne kanalizasyonların boşaltılması,
– Son yıllarda göllerimizde ve nehirlerde artan vasıta sayısı,
– Nehir ve dere sularına verilen sanayi ve kent atıkları
– Kürsüye balık kokuttun” diye söylenen, sonra da “ne oldu bu balıklara yahu” diyen Milletvekillerini belirtmek ilk akla gelen çarpıcı örneklerden bazılarıdır.
Yine Silahlı Kuvvetler ve Nato Gücünün ülkemiz sularında gerçek mermi ve si­ lahlarla tatbikat yapması ve özellikle ülkemizin seçilmesi düşündürücüdür. Geçtiği­
miz yıl kuzeyde 3 balinayı kurtarmak için seferber olan Birleşmiş Milletler ve Nato ülkeleri her nedense Saroz Körfezi’nde ve Marmara Denizi’nde yapılan tatbikatlarda gerçek mermileri kullanarak bu bölgelerde binlerce kilogram çeşitli türde balığın yok olmasına sebep olmakla, tatbikat sırasında patlayan mermiler ise balıkçılarımızın ağlarına takılıp gerek cana gerek mala zarar verebilmektedir.
Kullanılan mermilerden ötürü meydana gelen gizli balık katliamı üreticiye yan­ sımadan yok olup gitmekte, tatbikat sonrası buralarda avlanan balıkçılarımız av sıra­ sında yüzlerce ölü balığa rastlamaktadır. Evet balıkçılarımızın bilinçsizce avlanmaları ve çevre kirliliğinin denizlere yansıması kaçınılmazdır. Ancak kamuoyunun gözünden kaçan bir başka gerçekte yukarıda ifade etmeye çalıştığım söz konusu tatbikatlardır. Bu yüzden gerek balıkçıIığımızın denetim ve eğitimi gerekse deniz kirliliği için alınması gereken önlemler kadar da tatbikatlarda yapay mermi kullanılmasıda o ka­ dar önemli olacaktır. Bu hem gerçek mermiye harcanan ekonomik tüketim tasarrufa hemde balıkçıIığımıza ve denizlerimize Piri ve Barbaros Reis’in torunları olan deniz insanımıza örnek olacaktır.
İnsanoğlunun geleceğinin güvencesi olarak gördüğü ve yine kendi elleri ile tahrip ettiği denizler ve bu sularda tabii olarak doğal koşullarda üreyebilen su ürünleri miktarındaki acıklı durum ortadadır.Yurdumuz 1970’li yıllarda dünya slralamasında 161 ülke içinde 2. sırada iken, bugün yine 161 ülke içinde 27. sırada yer almaktadır. Deniz kirliliği kuşkusuz çağımızın önemli sorunları arasında yer almaktadır. İn­ sanoğlu nasıl pis bir ortamda yaşamayı kabullenmiyorsa ve yattığı yatağı kirlettiğinde nasılsa bugün bu yatakta boğulması kaçınılmaz ise denizlerdeki canlılarda aynı bi­ çimde kirli ortamda yaşayamamaktadır. Haliyle kitleler halinde ölüp, üreticiye yansı­ madan yok olup gitmekte, ya da daha temiz denizlere göç etmektedir. (Tabi temiz deniz kaldıysa).
Deniz kirliliğinin yanısıra ilkel balıkçılık sistemleri, gelişen balıkçılık teknolojisinin yanlış uygulamaları, aşırı sualtı dalışları ile tahriplerin yapılması, rastgele yerlerden kum çıkartılarak jeolojik yapının bozulması, trol ve benzeri yasak avlanma araçlarının fazla kar amacı ile yaygın ve kaçak olarak kullanılması, hızlı kentleşme ve sanayinin beraberinde getirdiği diğer sorunlar da su ürünlerinin yok olmasına neden teşkil etmektedir.
Yurdumuz su ürünlerinin arttırılması , bunlardan en iyi şekilde yararlanılması, ayrıca bu kaynakların devamlılığının sağlanması, içinde yaşadığımız yüzyılın en önemli konularından birini teşkil etmektedir. Bu sebeple gerek denizlerin kirlenmesi, gerekse su ürünlerinin korunması ve bu konuda her türlü uygulamanın yapılabilmesi için ülkemizde “Çevre, Denizcilik ve Su Ürünleri” veya ‘’Su Ürünleri, Denizcilik ve Balıkçılık” gibi bakanlıkların kurulması kaçınılmaz hale gelmiştir. Dünyada denizlere kıyısı olmayan ülkeler de bile buna benzer bakanlıklar kurulmuşken ve ülkeler bu konudaki politikalarını oluşturmuşken, yurdumuzda halen bu eksikliğin sürmesi oldukça üzücüdür.

1970’li yıllara kadar Osmanlılar Dönemi’nden kalma mevzuatla idare olunan ve korumaya çalışılan sularımız ve su ürünlerimiz 22.3.1971’de Naim Talu Hükümeti döneminde getirilen 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu ile daha çağdaş bir kalıba sokul­ muş iken, mevcut kanunu ve buna baglı teşkilatı yönetecek yetişmiş eleman olmayı­şı, Tarım Bakanlığı bünyesine alındığı için Ziraat Mühendislerinin teşkilata hakim ol­
maları, 1380 sayılı Kanun’un gelişmesini önlemiştir.

“Tarım Orman ve Köy İşleri Bakanlığı’na bağlı Su Ürünleri Daire Başkanlığı’nın oldukça geniş yetkilerine karşılık: altyapı, yeterli teknik eleman, mali olanaklar v.s. gibi konularda yeni bir kuruluş olması nedeniyle etkinliğini ortaya koyamaması seri olarak devreye girebilmesini ilk aşamalarda oldukça zor olması kaçınılmazdır. Söz konusu yasadaki olası boşluklar da yasanın 33. maddesi ile giderilmeye çalışılmakta­ dır. Tarım ve Ticaret Bakanlıkları Teşkilatında ve Bakanlığa bağlı Su Ürünleri ile ilgili teşekküIIerde su ürünlerinin, deniz ve iç sularının muhafaza ve murakabesi ile vazi­ felendirilen memur ve hizmetliler ile Emniyet ve Jandarma Kuvvetleri bu kanunla ve kanuna istinaden konulan yasaklardan dolayı, bu kanun şumulüne giren sonuçlar hakkında zabıt varakası tutmak, suçta kullanılan istihsal vasıtalarını0 zaptetmek ve bunlan 34. madde hükmü mahfuz kalmak şartı ile adli mercilere teslim etmekle vazi­ fe ve yetkilidirler.

Gümrük, sahil ve orman muhafaza teşkilatı mensupları Belediye Zabıtası amir ve mensuplan, kamu tüzel kişilerine bağlı muhafız, bekçi ve korucular ile gümrük, belediye ve hükümet, veteriner ve doktorların, Ticaret ve Tarım Bakanlıkları Mensupları ile emniyet ve Jandarma teşkilatının bulunmadığı yerlerde köy muhtar ve ihtiyar heyetleri üyeleri yukardaki görevleri yapmakla mükelleftirler.” deni!mektedir.

Böylelikle kanunun genişliğine uygun olan bu yetki ile kaynakların kontrol altında tutulabilmesi hedef olarak benimsenmişse bile bu uygulamalar sırasında bir yığın çeşitli sorun ile karşı karşıya kalınmakta, yetişmiş eleman olmadığından verilen kamu mensupları ise söz konusu yasa ve buna bağlı maddeyi kendi anlayış ve bi­ çimlendirmeleri şeklinde değerlendirebilmektedirler.Bütün bu oluşumların yanı sıra en son 9. 7.1983 tarihinde 2692 sayılı “Sahil Güvenlik Komutanlığı Kanunu” yürürlüğe girmiş olup, kanunun amacı 1. madde de net olarak ortaya konmuştur.
Bütün sahillerimiz, Karasularımız, İç sularımız (Marmara Denizi, İstanbul ve
Çanakkale Bogazları), Liman ve Körfezlerin korunması, güvenliğinin sağlanması Ulu­ sal ve Uluslararası Hukuk Kuralları uyarınca hükümranlık haklarına sahip oldugumuz denizlerde bu hak ve yetkilerin Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’ nın genel sorumluluğu dışında kalanların kullanılması ve deniz yolu ile yapılan kaçakçılığın önlenmesi, izlen­ mesi ve suçIular hakkında gerekli işlemlerin yapılması ile ilgili esas ve yöntemleri dü­ zeltme ve 4. maddede belirtilen liman sınırları dışındaki gorevleri kapsayan C bölümünün 7. sırasında 22.3.1971 tarih ve 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu’na aykırı eylemleri önlemek, izlemek, suçluları yakalamak, gerekli işlemleri yapmak, yakalanan kişi ve suç vasıtalarını yetkili makamlara teslim etmek gibi gorevler 2692 sayılı kanuna devredilerek 1380 sayılı kanun üzerindeki ağırlık hafifletilmek istenmiş, su ürünleri teşkilatı ise dağıtılarak koruma kontrol adı altında yeni ve ufak bir birim haline dönüştürülmüştür.
Gerek 1380 sayılı kanun gerekse 2692 sayılı kanun teorik olarak güzel ancak pratiğe dönüştüğünde bir yığın çelişki ve sorunun çıkacağı kuşkusuzdur.Çünkü de­ nizlerimizi, iç sularımızı, kıyılarımızı, su ürünlerimizi korumak ve buna ilişkin önlemler almak gibi konular düşünülürken, denizlerden ve iç sularımızdan geçimini temin eden su ürünleri üreticileri (balıkçılar) için bunları korumaya yönelik sosyal, kültürel ekonomik, politik hiçbir kanun yapılmamış ve halen yapılmamaktadır. Avlanma ya­ saklarının başlaması ile Türk Balıkçısının elinde bulunan filo bakıma çekilerek bu süre içinde üretkenliğini kaybetmektedir.Oysa devlet sınırlarını korumak için koruculara maaş ve silah verirken, yaz boyunca Türk Balıkçı Filosu’na da yakıt sağlarsa denizle­ rin ve yasakların denetimi için araç sıkıntısına çözüm için bu yoldan kolayca otokon­ trol sistemi kurulabilir.Bu işe evet diyecek yüzlerce balıkçı reisi arkadaş yetkili ma­ kamların uyanmasını beklemektedir.Konu oldukça geniş boyutludur.Bu nedenle, konunun ilk planda önemli sayılabilecek teknik yanlarını çözmek gerekmektedir.
İster askeri personel olsun, ister sivil personel olsun bu sorunun yanıtı 2692 ile 1380 sayılı kanunun yapıcıları ve uygulayıcıları tarafından ele alınmalı ve kalıcı yaklaşım sağlanmalıdır.
Üzülerek söylemek gerekirse, yurdumuzda su ürünleri ve su ürünleri üreticile­ ri, balıkçılarımız daima arka plana bırakılmış, uygulamada belirgin bir su ürünleri poli­ tikamız olamamıştır.Sadece yurdumuzun üç tarafının sularla çevrilmiş olması ve de­ nizlerimizin sonsuz su ürünleri kaynakları olduğu varsayımı ile, toplumumuz gerçek dışı, gereksiz, fakat halkın kulağına hoş gelen sözlerle ilgili veya ilgisiz haliyle su ürünleri biliminden yoksun kişilerin sözleriyle gerek devlet mekanizması, gerekse toplum avutulagelmiştir.Tabii bu durumda su ürünleri üreticileri yani balıkçılarımızda çok kazanan kişiler olarak gösterilmiş ve su ürünlerinin azalmasında baş sorumlu olarak tutulmak istenmiştir.
Yurdumuz bir yarımada şeklinde olmasına rağmen nedense su ürünleri üretici­ lerimize ve su ürünlerimize gereken önem verilmemiş, bu konuda bu güne kadar ya­ pılan çaılşmalar hep kısa vadede kalmıştır. Değinilen konular da çoğu kez göstermelik olmuştur. 1954 yılında kurulan ve 1960 yılında kapatılan Et Balık Kurumu bünyesindeki Balıkçılık Araştırma Merkezi 6 yıl gibi kısa bir süre hizmet vermiş ancak devlet mekanizmasında bazı yetki sahibi ve kilit noktalarını teşkil eden kişilerin su ürünleri · ile ilgili temel bilgi ve görüşIerden yoksun olmalarının getirdiği bilgisizlik ile bu yararlı çalışma sona erdirilmiştir. Yine 1969 yılında Et Balık Kurumu su ürünleri ile ilgili çalışmalarına herşeye rağmen küçük çapta da olsa 1973 yılına kadar devam etmiştir. Bu kez de elde bulunan araştırma aletleri satılarak su ürünleri ve su ürünleri üreticileri için yapılması düşünülen kısa vadeli çalışmalar her ne hikmetse, resmen engellen­ miştir.
Bugün halkımız denizci dendiği zaman resmi giysili Deniz Harp Okulu Men­ supları ve Deniz Yolları’nda çalışanları anımsamakta, su ürünleri üreticilerini ise de­ niz ve denizcilikten ayrı ve soyut görmektedir. Oysa gerçek denizciler balıkçılardır. Deniz kirliliğinden en çok etkilenen de onlardır. Başlangıçta da soyledigim gibi bu kavram kargaşasının başlıca nedeni, belirli bir su ürünleri politikamızın olmayışıdır.
1978-1986 yılları arasında yurdumuz su ürünleri yatırımlarından % 80’i balıkçı barınaklarına ve çekek yerleri inşaatın kullanılmıştır. Ancak bu yatırımlardan su ürünleri üreticilerine krediler dışında pay ayrılmamıştır.

Oysa su ürünleri üreticilerinin eğitimi ve iyi koşullarda çalışmalarının temini için sosyal tesislerin oluşturulması mümkün olabilirdi. 7-8 Nisan’daki su ürünleri se­ mineri’nde su ürünleri üreticileri ile çarpıcı bir gerçek daha ortaya çıkmıştır.1986 yılında 1987 fiyatlarıyla işlenmemiş ve işlenmiş su ürünlerinin toplam olarak yurt ekonomisine katkısı 755.393 milyar TL dir. Bir başka yönden bakıldığında su ürünleri üreticilerinin yurt ekonomisine sağladıkları katkılar göz önüne getirilirken diğer taraftan da sorunları ile baş başa bırakılmaktadır.
Yurdumuzda denizlerimiz ve iç sularımızla ilgilenen kurum ve kuruluşlarımızın sayısı 6 ile 10 arasındadır. Ancak bu kurumlar, değil sorunları çözmek, biraraya gele­ rek ortak bir çalışma yapmak eğiliminde bile değildirler.Bu kurum ve kuruluşlarda birtakım politik hesaplar yapılagelirken diğer taraftan da birbirlerinin kuyularını kaza­ rak “Bu işi ben daha iyi bilirim” çekişmeleri sürmektedir. Bunun çarpıcı bir örneğinin
1-2 Haziran tarihlerinde Beşiktaş Rotary Kulübü’ nün düzenlediği “Marmara Denizi ve ,
Boğazlarda Çevre Sorunları” sempozyum’ unda gözledim. Sempozyumda Türkiye’­ nin iki büyük üniversitesi olan ODTÜ ve İTÜ’ de görevli bilim adamları Marmara Deni­ zi’ndeki araştırmalar hakkında birbirleriyle çelişkiye düşmüşIerdir. Eğer orada bizler
yani balıkçılar olmasaydık Marmara Denizi’nde can çekişmekte olduğu tezinde bir­ leşmeleri mümkün olmayacaktı.O toplantıya katilanlar bu olaya tanıktırlar. Yine 6 Ha­ ziran Cevre Günü kutlamalarını unutan İstanbul Belediye Başkanı Sn. Nurettin Sö- zen’in aynı akşam çevrecilere deniz otobüsünde verdiği kokteyl’e kimlerin geldiğinide gördük.

 

Bu kavram kargaşaları ile bir yere varılamaz. Bu güne kadar su ürünleri ve denizlerimiz için sayısız çalışma yapıldı, eserler verildi ve tasarılar oluşturuldu. Ama sonuç ortada hiç bir şey yok. Nerede su ürünleri politikamız? AET’ye girme çabalarımızın sürdüğü şu günlerde “Sizin Su Ürünleri Politikanız Nedir?” diye sormazlar mı? Bu konudaki politikamızı oluşturmadan ülkemizi AET’ye kabul edeceklerini düşünebilir miyiz? Bu noktaları göz önünde bulundurarak ilk elden ve acilen Su Ürünleri ve Denizcilik Politikamızı tayin edip, bir an önce denizlerimizin su ürünlerimizin ve balıkçılarımızın kurtarılması çalışmaları başlanmalıdır.
Yıllardır yayınlanan eserleri ve pratik sahibi su ürünleri üreticilerinin {Yani Balık­ çıların) genel olarak işledikleri konuları ele alarak Türk Su Ürünleri Politikası’nın tayin anahtarı olacak çalışmalar bir an once başlatılmalıdır. Aksi halde su ürünleri üretimi de düşecek ve denizlerdeki protein kaynagının halka ulaşması olanagı ortadan kalka­ caktır. Geçtiğimiz yıllarda su ürünleri ceşit miktarı 60 iken günümüzde bu miktar 5 ile 10 gibi bir sayıya düşmüştür.
Yetişen yeni nesil bu 5-10 çeşidin dışındaki su ürünlerini artık kitaplarda oku­ makta veya müzelerde seyretmektedir. Meselenin özünde su ürünleri üreticilerinin problemleri yatmaktadır.Çünkü deniz onun herşeyidir. Artık bilinmeli ve kabul edilmelidir ki, bu problemlerin çözümü de sadece su ürünleri üreticiliğini teşvik edecek kredi ile mümkün değildir.
Balıkçıların belirli bir politikalarının olmayışının yanısıra en büyük sorunu deniz kirliligidir. 2000’Ii yıllara yaklaşırken böylesine önemli bir konunun yurdumuz için 40 yılı aşkın bir süredir hala çözümlenmemiş olması, yeni çağda sadece ithal su ürünlerine ağırlık vereceğimizi haber vermektedir.
Bugün Japonya bir yanda su ürünleri üreticilerini korurken, diger yandan üreti­ mini de arttırmakta ve dünyada 1.sırada olmasına rağmen 20 yıllık su ürünleri stoku­ nu da hazır bulundurmaktadır. Yine iskandinav ülkeleri ile Orta Avrupa aynı şekilde 2000’li yıllara hatta daha ötesine hazırlık yapmaktadırlar. Bunun için İtalya’da 110 yıllık Su Ürünleri Politikası yeni mevzuat ve uygulamalarda ‘Su ürünleri üreticilerine daha fazla hak tanıyan kararlar almaya başlamıştır. Netice olarak yurdumuzda su ürünleri kaynaklarının korunumu ve istihsalinde çalışan su ürünleri üreticisinin en iyi şekil­ de devamlıklarının sağlanımı için devletin, bilimsel verilerinde ışığı altına gerekli ön­ lemleri alması mutlak bir zorunluluk taşımaktadır. Bu konuda yapılması gerekenler için bir hayli geç kalınmasına karşın, 2000’Ii yıllara varırken diger dünya ülkeleri ile aramızdaki açığı kapamaya sınırlı zamanımız olmasına ragmen Türk Su Ürünleri Poli­ tikasını oluşturmalı ve buna bağlı olarakta gerekli bakanlığın kurulmasını gelecek kuşaklar için bile olsa bir an evel gerçekleştirmeliyiz.
Son iki yıldır ülkemizde yapılan çevrecilik hareketi güzel olmasına karşın daha çok yeşil anlamda anlaşıldığından denizler gene sahipsiz konumdadırlar. Bu yüzden Türk Balıkçılığına hizmet vermiş ve koşelerine çekilmiş kişilerin tekrar yerlerini alarak bu hareketin başına geçmeleri ve yol gostermeleri, insanlarımızı bilgilendirmeleri ge­ rekmektedir. Çevrecilik fikri sagduyulu birkaç kişinin çabası ile ortaya atılmasına kar­
şın söz konusu hareket sadece bu insanlara mal edilemez. Bütün ulusun sorunudur. Bir hareketin temsilciliğini yaparak liderliğini koruyabilmek amacı ile verilen çıkar savaşları bizlere ve gelişen çevrecilik anlayışına bir şey kazandırmaz.Bu yüzden devle­ tin temsilcisi hükumetlerden beklediğimiz hizmetleri büyük oranda kendimiz gerçek­ leştirmek zorundayız. Eğer böyle olursa hiçbir politik görüş bu olayı kendine malede­mez. Ancak alınan kararların kısa sürede gerçekleştirilmesi gerekir.
Denizler elden gittikten ve balık ithal edilmeye başlandıktan sonra verilen çabaların hiçbir anlamı kalmaz. Çok geç kalınmadan yapılması gerekenler gerçekleştirilmelidir.Gelecek yıllarda değil deniz ürünlerini yiyebilmek, denize girebilmek bile insanlarımız için bir Iüks, bir hayal olacaktır.

DENiZ KiRLENMESi ve MESLEKi ÇÖZÜMLER:

1. Deniz kirlenmesinden en çok etkilenen kuşkusuz balıklardır, bu yüzden Türk Balıkçısı bu yönde acilen eğitilmelidir.
2. Avlanma yasakları Türkiye çapında oluşturulacak bir Balıkçılık Komitesi tara­ fından tayin edilerek, izlenmelidir.
3. Avlanma yasakları süresince 5 ay yatmakta olan vasıtalara işlerlik kazandırı­ larak, sağlanacak devlet desteği ile denetim ve otokontrol yapılmalıdır.
4. Tüm Turkiye’de uluslararası sualtı dalış yarışları dahil 5 yıl yasaklanmalıdır.

5. Su ürünleri avlanma ruhsatları yeniden düzenlenerek, amatör balıkçılara da ruhsat verilmeli, kıyı balıkçılığı da denetlenmelidir.

6. Yılda 28-30 bin geminin geçiş yaptığı Boğazlar ve Marmara havadan sürekli kontrol edilmelidir.
7. Orta ve Lise düzeyi okullara Denizcilik kolları konmalı ve eğitim verilmelidir.

8. Yasaklar boyunca tüm balık hali kapanmalıdır.

9. Bogaz, Marmara ve Saroz gerek avcılığa gerek askeri tatbikatlara en az 5 yıl kapatılmalıdır.
10. Bu yıl ilk mezunları verecek olan İstanbul Su Ürünleri Üniversitesi’nden mezun olacak genç ve dinamik kadro ile, Türkiye’nin Denizler ile iç sularında kolluk güçleri ile ortak çalışacak çok sayıda istasyon kurulmalıdır.
11. Deniz sahillerinde enerji santralleri, fabrikalar ve tesislerin kurulmasına ke­ sinlikle izin verilmemeli, bu gibi yatırımlar iç kentlere kaydırılmalıdır.
12. Tüm denizlerde balıkçılarımızın kullandığı okyanus kokenli av araçları ya­ saklanmalı.
13. Gırgır ağlarının 60 kulaç’a indirilmesi.
14. Marmara’ da trol, algarna ve midyecilik süresiz yasak olup, caydırıcı cezalar konmalıdır.
15. Çevre ve Balıkçılık Bakanlı’ğı kesinlikle kurulmalıdır.

SORU- İLHAM ARTÜZ: Biyolog
Benim şimdiye kadar Marmara Denizi’ nin kirlendiğine dair önerilerim görüşIe­ rim oldu. Bunların % 100 doğru olduğunu zaten Allah’tan başka kimse bilemez ama ortada bir gerçek var, Marmara Denizi’nin herkes de burada ittifakla söylediğine göre diğer denizler de tamam ama, Marmara Denizi’nin kirlenmediği konusunda hiç kimse birşey söyleyemez. Böyle olduğuna göre ortada bir hakikat var. Bu hakikatin ancak ben bilimsel yorumunu yapıyorum. Bu yorum 1949 senesinde, başlamış olduğum ve hiçbir gün ay filan bir gün dahi aralık vermeksizin, yaptığım ölçümler. Bu ölçümlerin sayısı, bugün kompüterin megabytlar seviyesindeki hafızasına dahi, sığmıyor.İstenilen yerde Marmara Denizi’ nin istenilen bölgesinde 1949′ dan beri ama daha geri, 1917 senesinden beri ne olmuş, ne bitmiş gözümün önünde, ve bunun sonucunda

 

 

 

 

 

MARMARA DENİZİNDE YENİ TEHLİKE

TRANS ANADOLU DOĞAL GAZ BORU HATTI PROJESİ’NİN (TANAP) MARMARA DENİZİ EKOSİSTEMİNE ve BALIKÇILIK FAALİYETLERİNE CİDDİ ETKİLERİ OLABİLİR

Azerbeycan’ın Hazar Denizi’ndeki Şah Denizi’nden çıkarılan doğal gazın Türkiye’den 20 ilden geçerek Avrupa’ya ulaşması için hazırlanan ve kısa adı TANAP olan ve İngiliz BP nin de ortakolduğu, Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı Projesi toplam 1850 km uzunluğa sahiptir. Projenin 19 kilometrelik bölümü, Marmara denizini yaklaşık 70 metre su derinliğine döşenecek olan iki boru hattı geçecektir. Boru hattının geçiş güzergahında bulunan Kemer, Değirmencik ve Aksaz köyleri deniz geçişinden etkilenecek yerleşimler olarak belirtilmektedir. İki boru hattı ile birlikte dört adet fiber kablonun da döşenmesi planlanmaktadır.

TANAP Projesinin “Deniz Geçişi Balıkçılık Gelir Kaybını Önleme Planı” incelendiğinde etkilenecek gruplar olarak sadece bu köylerdeki yerel balıkçı toplulukları gösterilmektedir. TANAP boru hattı deniz geçişinin 3 balıkçı kasabasından ibaret olmadığı, Marmara denizinden 19 km uzunluğunda bir hat ile geçilecek olması nedeniyle inşaat süreci içinde tüm Marmara balıkçısı bundan etkilenecek olup, inşaat sonrası boru hattının güvenliği için hat boyunca balık avcılığına yasak getirileceği de bilinmektedir. Bu nedenle sorunu küçük balıkçıların sorunu olarak ele almak Marmara denizindeki balıkçılık sektörünü gelir kaybını yok saymaktır.

Ayrıca; Denizler ve avlanma sahaları tapulu bir alan olmadığı için KIYI KANUNU,1380 SAYILI SU ÜRÜNLERİ KANUNU, ÇEVRE KANUNU,ANAYASANIN 56. MADDESİ dahil. Türk Balıkçılık filosu balığın peşinden her yerde avlanma hakkına sahip olup ,TANAP’ın 10 TEMMUZ 2017 tarihli raporunda Sadece Çanakkale ilinde 3 Balıkçı köyü esas alınarak projenin sosyal ve çevresel etkilerinin ele alınması doğru ve samimi bir yaklaşım değildir.

İnşaat aşaması 4 yıl sürmesi planlanan boru hattının iki ay sürecek deniz geçiş çalışmaları; hendek açma, boruların çekilmesi, kaya yerleştirilmesi, fiber optik kablo indirime, dolgu dahil hendek kapatmanın potansiyel olumsuz etkilerin olacağı bilinmektedir. Deniz geçişi sırasında meydana gelecek deniz bulanıklığının ve sedimanlar dip akıntıları göz önüne alındığında çok büyük bir alanı etkileyeceği ve ticari balık türlerinde geçici azalma değil, tamamen yok olma süreci beklenmelidir.
Ayrıca, boru hattının beton kullanılıp kullanılmayacağı açıkça belirtilmemiştir. Deniz içinde kullanılan betonlardaki kimyasalların akıntı ve sedimanlarla çok büyük alanlara taşınacağı ve türlerin yok olmasına kadar potansiyel tehlike taşıyabileceği bilinmektedir.

24 metre derinlik ve 500 metrelik kıyı çizgisel alanında deniz ekosisteminin yerel deniz canlıları ve balık türleri ile deniz çayırlarının zarar göreceği dikkate alınmalıdır. Bu kayıpların projede belirtildiği gibi telefi edilebilecek kayıplar olacağı gerçeği yansıtmamaktadır. TANAP projesinde bölgede habitat bulunmadığına yönelik açıklamalar ise tamamen gerçek dışıdır.

Boru hattı çevresine atılacak yapay resiflerin balık popülasyonunu artıracağı söylemi ise gerçekçi değildir. İnşaat çalışmalarının özellikle kıyılarda neden olacağı ekolojik tahribat nedeniyle yerel ticari balık türlerini bölgeden uzaklaştığının bir çok örneği vardır. Bölgedeki İÇDAŞ termik santrali kötü bir örnek olduğundan bunun örnek verilmesi doğru değildir.

TANAP projesinin Marmara Denizi’nde yaratacağı çevresel ve ekolojik risklerin gerçekleşmesi olasılığı yüksektir. Planda ele alınan konuların büyük bir kısmı BOTAŞ’ın BTC projesi kapsamında Adana Ceyhan, Gölovası, Yumurtalık, Haylazlı, DeveciUşagı gibi bölgelerdeki uygulamalarının neredeyse kopyasından başka bir şey değildir. TANAP proje tanıtımında tek boru hattı geçeceği söylemi daha sonra ikili geçiş olarak planlanmasıyla hükümsüz kalmıştır. Bu anlaşılmaktadır ki; “Deniz Geçişi Balıkçılık Gelir Kaybını Önleme Planı”nda ciddi eksiklerin olduğunu ve saha araştırmalarının gerçeği yansıtmamaktadır.

 

 

 

Bebek Semt Girişimi, Bebekliler Derneği ve Boğaziçi Dernekleri Platformu (BODEP) nun bir öyle bir böyle davranmaları kafalarda soru işareti yarattı…

Bebekliler Derneği İBB’nin Bebek sahilinde yapmış olduğu Bebek-Aşiyan Sahil Yolu Projesine karşı nasıl bir tepki vereceğini şaşırmış durumda.
Bebekliler Derneği;
7 Kasım’da İBB Genel Sekreteri Çağatay Kalkancı’ya yaptıkları ziyarette projeyi görüp onaylayarak kendi sosyal medya hesaplarından
“İBB Genel Sekreteri Çağatay Kalkancı’yı ziyaret ettik. Tarihi sarnıcımızın korunması için işbirliği imkanlarını ve Bebek’in otopark ihtiyacını görüştük. Aşiyan’da başlayan kıyı düzenlemesinin hiçbir şekilde teknepark/marina inşaatını kapsamadığını sevinçle öğrendik. Kadir Başkan’ın ” Bebek’lilere danışmadan çivi çakmayız” sözünün arkasında olduğunu biliyoruz. Sevgilerimizle.
bu sözlerle ilan ettiler. Ardından yine aynı sosyal medya hesaplarından 29 Aralık’da
“İBB’nin Aşiyan’dan Bebek’e doğru sahil düzenlemesi geliyor. Bu iyi de temsili fotoğrafta görüldüğü gibi projedeki 150 araçlık sahil otoparkı Boğaz trafiğini felç edecek. Otoparka karşıyız. Bir endişemiz de bu projenin marina için bir ön adımı olması yönündedir. Sahilimize sahip çıkıyor OTOPARK’A HAYIR diyoruz ! Sevgilerimizle.”
diyerek tepkilerini dile getiren böyle bir paylaşımda bulundular.
2015 yılında yanlarına almak istedikleri Beşiktaş Belediyesi projeye sıcak bakmaya başlayınca CHP il örgütünden destek alma arayışına giren Bebekliler Derneği, aradığı desteği buldu. CHP il örgütü konuyu İBB’nin Chp grubuna taşıdı. Bunun üzerine İBB bu projeyi askıya aldı. Bunun üzerine Bebekliler Derneği yapılacak marinanın kendi istekleri olduğunu belirten söylemler geliştirmeye başladı. Dönemin CHP İl Başkanı Murat Karayalçın’a gidip ellerindeki resimleri göstererek “Bebekte bir marina yapılacaksa böyle olsun” dediler. Sayın Karayalçın da kendilerine “Daha düne kadar siz bu marinaya hayır derken, şimdi niye böyle bir sunum yapma gereği duydunuz” deyince sunuma gelenler “İBB karşı pazarlık gücünü artırmak için” cevabını vermişlerdi.
Projenin sonuna gelinmişken yapılan bu eylemler hem tutarsız hemde birçok kafa karışıklığına sebep olmaktadır.
Son birkaç gündür ulusal basına verdikleri demeçlerde de destek bulmak için yeni söylem olarak
“Acil ambulans veya itfaiye ihtiyacı olması halinde Bebek’te yaşanacak kriz büyük olacak. Marinaya hazırlık ihtimali de endişe yaratıyor. Çünkü sadece kıyı düzenlemesi olsa o alanı genişletmeye ihtiyaç yok bisiklet yolu için. Zaten yeterince geniş. Bebek, Türkiyenin nazar boncuğu. Önemli bir miras. Buranın keyfini sürmek için karayolu değil deniz ulaşımı gerek.” gibi ifadeler kullanıyorlar. Üstelik bu proje içinde istedikleri gibi İBB’nin deniz ulaşımıda yeralmaktayken…
Bazı Bebeklilerin iddialarına göre bu platform yöneticileri İBB’nin bu projesinden bir çıkar mı sağlamak istiyorlar? Ortada bir rant mücadelesi mi var? Yoksa bu çelişkili protestolar neden proje bitmek üzereyken yapılmak istensin?
Ayrıca yine iddialara göre bu tutarsız girişimler, Şubat ayında yapacakları Genel Kurul için kendi içlerinde yaşanan bir çekişmenin neticesi mi?

790total visits,4visits today

Top