Home / Haberler / İklim krizini niçin koronavirüsü gibi acil bir durum olarak ele almıyoruz?

İklim krizini niçin koronavirüsü gibi acil bir durum olarak ele almıyoruz?

Posted on
Paylaşın

Küresel acil durum kitlesel boyutta ölümlere yol açmış ve halen de milyonları erkenden mezara yollamakla tehdit ediyor. Etkisi yayıldıkça koskoca bir ekonomiyi istikrarsızlaştırıp, yetersiz kaynakları ve zayıf altyapısı olan fakir ülkeleri tamamen mahvedebilir. Ama bu korona virüsü değil, iklim krizi. Hükümetler ulusal acil durum planları yapmıyor, soluk almadan Güney Kore’den İtalya’ya kadar dünyanın her yerindeki gelişmelere dair telefonlarınıza dramatik anlık bildirimler, ayrıntılar yollamıyor.

Halen koronavirüsü nedeniyle 3000’i aşkın kişi öldü, bununla beraber Dünya Sağlık Örgütü’ne göre dünyadaki çok önemli küresel krizlerden sadece bir tanesi, hava kirliliği, her yıl yaklaşık 7 milyon insanı öldürüyor. İklim krizi için Kobra toplantıları yapılmadı, başbakandan kamuyu teskin etmek üzere ciddi acil durum eylemlerini bildiren açıklamalar gelmedi.

Zaman içinde koronavirüsü pandemisini -son derece yayılmış bir salgını- yeneceğiz.  Oysa, iş iklim krizine gelince, şu anda bile gecikmiş durumdayız ve şimdi de yaklaşmakta olan felaket düzeyindeki sonuçlarını azımsamaktan başka bir şey yapıldığı yok.

Her ne kadar anlaşılabilir bir şekilde, koronavirüsüne acil tehlike olarak bakılırken iklim krizi, sanki on yıllarca yıl uzakta bir soyutlama gibi yansıtılıyor. Bir hastalıktan farklı olarak iklim değişikliğinin bizleri bireysel olarak nasıl etkileyeceğini anlamak çok daha zor.

Geçen yaz hiç görülmemiş bir şekilde bozkır yangınları Kuzey Kutbu’nu (Arktik) sarmalayınca iklim krizinin acil durumları nasıl körüklediği çerçevesinde tartışmalar yapılmış olsaydı durum farklı olurdu belki, ama böyle bir şey gerçekleşmedi.

2018 yılında 60 milyondan fazla insan iklim değişikliğinin yarattığı şiddetli hava koşullarının sonucundan etkilendi, ki bunların arasında Avrupa, Japonya, ABD’de sıcak dalgalarından ve bozkır yangınlarından ölen 1600 kişi vardı. Dünya Meteoroloji Örgütü’ne (WMO) göre İdai hortumu Mozambik, Malavi ve Zimbabwe’yi mahvederken, Florence ve Michael kasırgaları Amerikan ekonomisine 24 milyar dolarlık zarar verdi.

Kısa süre önceki Yorkshire sellerinin ortaya koyduğu gibi aşırı hava koşulları korkunç insani ve ekonomik zararı ile birlikte Britanya’da giderek hayatın gündelik bir parçası haline geldi. Antarktika buz(ul)ları 40 yıl öncesi ile karşılaştırıldığında altı kez, Grönland buz tabakası ise geçmişte sanıldığından dört kez daha hızlı eriyor.

Birleşmiş Milletler’e göre endüstri öncesi dönemle karşılaştırıldığında 1,5 derece santigrat sıcaklık artışını önlemek için önümüzde bir on yıl var, ama öyle anlaşılıyor ki, her ne olursa olsun, küresel ısıtmanın cezasını çekeceğiz.

Evrensel salgın (pandemik) ve iklim krizi el ele de gidebilir pekâlâ: araştırmalar, değişen hava koşullarının, türleri giderek daha yüksek rakımlara çıkmaya zorlayarak onları henüz bağışıklık geliştirmedikleri hastalıklara da maruz bırakabileceğini gösteriyor. 

Yeryüzünün Dostları (Friends of the Earth) adlı kuruluşun2 eş-icracı-yöneticisi Miriam Turner, “Çok tuhaf” diyor, “insanlar koronavirüsünü bugünün krizi olarak görürken, iklim krizini gelecekteki bir ihtimal olarak algılıyor.” Turner şöyle sürdürüyor: “Londra’nın merkezinde bir ofiste otururken iklim krizi bize çok uzak görünebilir, ama aciliyeti daha şimdiden kemiklerinde hisseden yüz milyonlarca insan var dünyada.”

Koronavirüsü konusundaki aciliyeti iklim krizi bağlamında da hissettiğimizi hayal edin. Hangi adımları atardık? New Economics Foundation’dan3 (Yeni Ekonomi Vakfı-NEF) Alfie Stirling’in4 dikkatimizi çekmeye çalıştığı gibi, iki kriz arasında kesin bir sınır çizmek pek akıllıca olmaz.

Sonuç olarak koronavirüsü küresel ekonomide bir yavaşlamaya yol açabilir: buna karşı alınacak ekonomik önlemler iklim krizine çare ile de ilişkilendirilmelidir.

“Ekonomik durgunluk döneminde siyasetçiler “en kolay tedbirler hangileri” paniği ile yaşar ve bunların hepsi tedarik zincirleri ile yaranın üstüne bant yapıştırmak gibi kolay tedavilerdir” diyor Stirling. 2008’deki- ekonomik ve mali- çöküş döneminde, örneğin, katma değer vergisi ve faizler derhal düşürüldü ama yatırım harcamaları yeterli hızla yükseltilmedi ve sonra da kemer sıkma adına tamamen kesildi.

NEF’in araştırmasına göre, eğer koalisyon hükümeti, ilave olarak sıfır-karbon altyapısını finanse etseydi, yalnızca ekonominin düzelmesine yardım etmiş olmakla kalmayacak, ayrıca yerleşim alanlarındaki salımları yüzde 30 civarında azaltmış olacaktı.

Oysa bu sefer zaten düşük olan faizleri daha da düşürmek mümkün değil; ne de merkez bankasının parasal gevşeme yolunu seçmesine imkân var; öncelik, yeşil maliye politikasında olmak zorunda.

Başbakanın 10 numara (Başbakanlık binası) basamaklarında yapacağı ve bütün TV kanallarında yayınlanacak o ağır resmî konuşmada nelerden bahsedilecek peki? Bütün evlerde ve işyerlerinde bina yalıtımı yapılacağı, istihdam yaratılacağı, yakıt yoksulluğunun ve salımların azaltılacağı söylenecek.

Ülke çapında her yerde elektrikli arabaları şarj etmek için istasyonlar inşa edileceği. Halen Britanya’nın, ulusun altyapısını dönüştürmek, öreğin yakıt pompalarını değiştirmek için gerekli becerilere sahip olmadığını belirtiyor Stirling: bunun için işgücünü eğitmek üzere acil bir eğitim programı ilan edilecek.

Çoğu, hali vakti son derece yerinde olan düzenli uçanlar için “sık uçuş vergisi” konulacak. Turner’ın dediği gibi bütün hükümet politikaları şimdi koronavirüsü merceğinden bakılarak değerlendirilecek. Benzer bir şekilde bir iklim merceği hem de daimî olarak mutlaka kullanılmalı.

Bu daha başlangıç. Yeryüzü Dostları Derneği, 30 yaş altındakiler için otobüs seyahatlerinin bedava olmasını, bunun da acil olarak otobüs şebekesine yapılacak yeni yatırımlarla birleştirilmesini öneriyor. Yenilenebilir enerji iki misline katlanmalı, ki bu da yeni işler ve temiz enerji yaratarak öldürücü hava kirliliğini azaltacak.

Hükümet vergi verenlerin paraları ile fosil yakıt endüstrisine yaptığı tüm yatırımlara son verecek ve Britanya’daki orman alanlarını ikiye katlamak üzere yeni bir ağaç dikme programı başlatacak, ki bu da Avrupa’da en az ormanı olan ülkelerden birinin topraklarını şenlendirecek.

Koronavirüsü ile iklim krizi arasında bir temel fark var tabii ve bu da büyük bir utanç kaynağı. “Koronavirüsünün gelmekte olduğunu bilmiyorduk” diyor Stirling, “Oysa iklim krizinin geleceğimizin bir parçası olacağının 30-40 yıldır farkındaydık.”

Her ne kadar, kaynakları yetersiz, parası da çok az olan Ulusal Sağlık Hizmetleri (NHS) yüzünden buna hiç yatırım yapılmadığı için yeterli derecede hazırlıklı değilsek de -hükümet istese- iklim acil durumu hakkında bir yaygınsalgın (pandemi) planı anons edip bunu hemen yürürlüğe koyabilir.

Koronavirüsü karşımıza pek çok tehdit ve engel çıkarıyor, ama pek bir fırsat sunmuyor. Küresel ısıtmaya akıllıca kurgulanmış bir cevap düşük maliyetli ulaşımı, iyi yalıtılmış evleri, yüksek beceriye dayanan yeşil işleri ve temiz hava solumayı mümkün kılacaktır. Tabii ki yaygınsalgın (pandemik) hastalığı önlemek için gayet hızlı bir tepki şart ve acildir.

Ama iklim krizi çok daha vahim ve çok daha ölümcül bir varoluşsal tehdit oluşturduğu halde, buna tekabül edecek bir acil tepki durumu mevcut değil. Koronavirüsü bunun mümkün olduğunu bize gösteriyor; ama bu, kararlılık ve irade gücü gerektirir ki, gezegenimizin geleceği söz konusu olduğunda, bunların varlığına dair halen hiçbir işaret görülmüyor.

KAYNAK : http://acikradyo.com.tr/editorden/iklim-krizini-nicin-koronavirusu-gibi-acil-bir-durum-olarak-ele-almiyoruz?fbclid=IwAR2uxU93MDkKiO77MagQQi0_aIBDmBlGxi-aql52GxXaQ7Ag1i-BxkN4LDg- (The Guardian’da yayınlanan Owen Jones’un bu yazısı Semra Somersan tarafından Açık Radyo için çevrilmiştir.)

HABER : BÜLENT ÖZGEN

Paylaşın
Top
Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial